Türkiye'deki sinema salonlarında bu hafta 4'ü yerli 9 film vizyona girecek.

"The Mummy" "Mumya"

"The Mummy" bu haftanın en iddialı filmi. Öncelikle oyuncu kadrosunda yer alan isimler bu iddiayı destekler nitelikte. Görevimiz Tehlike serisiyle aksiyon türünde kimselere papuç bırakmayan Tom Cruise filmin başrolünde. 32 yaşındaki güzel aktris Annabelle Wallis, New Girl dizisinin yakışıklısı Jake Johnson ve The Water Diviner filmiyle ülkemize saygı duruşunda bulunan Russell Crowe kadrodaki diğer isimler. İlk filmin 1932'de çekildiğini düşünürsek, bugünkü Mumya'nın teknolojinin tüm nimetlerinden faydalandığını söyleyebiliriz. Askeri bir operasyon sonucu antik bir mezara ulaşan ekibin derin uykudaki Mısır kraliçesini uyandırmasıyla gelişen olayları anlatan filmin heyecan dozu hiç azalmıyor. Kraliçenin güce doymayan karakteri, hırsı ve bu hırs sonucu başına gelenlerin anlatıldığı geçmiş hikayeler macerayı daha da cazip bir hale getiriyor. Zalim ve güzel kraliçe düşmanları tarafından canlı canlı mumyalanır. Yakışıklı asker onu uyandırır ve kabus başlar. Aslında bu filmin 1999'da izlediğimiz Mumya hikayesinden farkı, efektlerin daha kaliteli olması. Bu arada ne kadar çirkinleşmek isterse istesin Cezayir asıllı Fransız aktris Sofia Boutella kraliçe rolüyle izleyeni büyülüyor. Aksiyon ve bilim kurgu türünde özel işlere imza atan Alex Kurtzman yine yönetmen koltuğunun hakkını veriyor.

"Çünkü Onu Çok Sevdim"

Haftanın yerli yapımlarından "Çünkü Onu Çok Sevdim" iki gencin ölüme meydan okuyan aşkını anlatıyor. Aşkın ölümle ya da hastalıkla sınanma hikayesi yerli yapımların ana konusu haline geldi. Oğlan kıza ya da kız oğlana çok aşık olur. Senaryoda olması gereken şey akışın bir şekilde değişmesidir tabi ki. Ancak bu mutlaka birinin ölmesine bağlı mıdır? Bilemiyorum. Onun da ötesinde "ne anlattığından çok nasıl anlattığın önemlidir" önermesi bu film için en geçerli olanı. Belki bir bitirme projesi olabilir ama vizyonda gişe başarısı gösterebilecek bir film olduğunu düşünmüyorum. Oyunculuklar, replikler sanki bir prompterdan okunuyormuşcasına yapmacık. Emre Kanat ve Aysu Alev Aygün'ün iki aşığı canlandırdığı filmin yönetmeni Erdoğan Koç.

"Kedi"

Ülkeleri, şehirleri güzel gösteren sadece köprüleri veya sarayları değildir. Bazı kentlerin sokaklarını hayvanlar süsler. Venedik'te güvercinler başroldedir, İstanbul'da kediler. Adına hikayeler yazılan, karikatürler çizilen kedi halkını geçen yıl Ceyda Torun kameraya aldı. İstanbul'un sokaklarını binlerce yıldır arşınlayan kediler adeta şehrin asıl sahibinin kim olduğunu anlatıyor. "Hayvan sevmeyen insan da sevemez" diyen Ceyda Torun, kedilerle çok rahat çalıştığını da söylüyor. İstanbul'un artistleri sanki bilirmişçesine çekim tekrarlarında aynı hareketi yapıyor, kameraya anlamlı bakışlar atıyor. Dünyanın en özel kedilerinin günlük hayatı 80 dakikalık belgeselde, eşsiz İstanbul görüntüleri ve müzikler eşliğinde modern bir binbir gece masalına dönüşüyor. Bizden önce ABD'de vizyona giren belgeselin büyük övgü aldığını da hatırlatalım.

"Dede Korkut Hikayeleri: Salur Kazan Zoraki Kahraman"

Burak Aksak’ın “Bana Masal Anlatma” ve “Kara bela” filmleri gişede sağlam rakamlara ulaştı. Günlük hayatta aklımızdan geçen, yolda yürürken yüzümüze çarpan komik şeyleri bazen birbirimize bile anlatmaya üşenirken, Aksak o anları filme aldı. Bu kez bize ait Dede Korkut hikayelerini biraz da Gani Müjde komedisine yakın bir halde uyarlıyor. Salur Kazan isimli kahramanın maceraları bugüne atıfta bulunan şakalarla sinema perdesine yansıyor. Filmin önemli yanlarından biri de oyuncu kadrosunda Erdal Tosun’un yer alması. Erdal Tosun, görünenin ardındaki gerçek gibi. Önde olmayı tercih etmese de Yılmaz Erdoğan’ı entellektüel birikiminde en çok besleyen insanlardan biriydi mesela. Rol aldığı işlerde görünmez kollarla tüm yükü kaldıran müthiş adamı iyi izlemek gerek diye düşünüyorum. Burak Aksak’ın vazgeçemediği, bence önemli kadın komedyenlerimizden Devrim Yakut da kadroda. Salur Kazan rolünde ise Mahir İpek var.

"Bir Nefes"

Almanya, Yunanistan ortak yapımı "Bir Nefes" (Ein Atem) iki kadının derin ve sarsıcı hikayesini anlatıyor. Biri kürtaj olmak zorunda kalan, diğeri çocuğuyla kariyeri arasına sıkışan Elena ve Tessa'nın ilişkisi Atina ve Frankfurt sokaklarını arka fonuna alarak ilerliyor. Aydınlık - karanlık, kadın - erkek, sukunet - telaş gibi birçok değişken hikayenin üzerine serpiliyor. Chara Mata Giannatou filmde küçük Lotte'nin bakıcısı, Jördis Triebel ise Lotte'nin annesi rolünde. Filmin yönetmeni Christian Zübert ancak senaryoda bir kadının, İpek Zübert'in de imzası var. Dolayısıyla kadının olaylar karşısında verdiği o katıksız tepkiler, çocuğunu kaybetme korkusu yaşayan kadının aldığı her hal tüm gerçekliğiyle veriliyor.

"Vampir Cehennemi: İstila"

"The Stakelander" Mad Max ve Vampir Slayer karışımı bir korku - macera. Vampirlere bayılırım. Gizemli ve karizmatik yaratıklar. Üstelik şansları yaver giderse binlerce yıl yaşayabiliyorlar. Tabi ki klasik vampir hikayelerinde tüm karizmayı yerle bir eden bir avcı gelip, sizi mıhlıyor. Bin yıllık hayat böylece yerle bir oluyor. İşte "The Stakelander"da da yıllar önce bir gözünü kör eden avcının peşine düşen bir vampirle tanışıyoruz. Vampirlerin yönettiği karanlık bir dünyada bir efsane bir de yeni yetme avcının dünyayı kurtarma macerasına tanık oluyoruz. Connor Paolo genç avcı, senaryoya da imza atan Nick Damici yılların avcısı rolünde. Dan Berk ve Robert Olsen'in yönetmen koltuğunu paylaştığı film, vampir macerası sevenler için ideal bir seçim.

“11”

Büyü, cinler, çirkin yüzler... Türkiye’de korku sineması deyince akla böyle birkaç kelime geliyor. 1974 yapımı Metin Erksan imzalı “Şeytan”ı çocukken izlediğimde korkunun ne demek olduğunu anlamıştım. Film başarısız bir uyarlama olarak nitelense de o günün koşulları düşünüldüğünde bence korku dartını 12’den vuruyor. Yani Türkiye’de insanlar sadece cinlerden ve büyülerden korkmak zorunda olmamalı. Dolayısıyla bu durumu haksız çıkartabilecek yerli filmleri görmek bana iyi geliyor. 1989 doğumlu genç yönetmen Can Varol “11”de psikolojik gerilim türünü besliyor. Reklam ve tanıtım filmleri de çeken yönetmen kalite anlayışını filmine olabildiğince yansıtıyor. Otoskopi, yani insanın kendini dışarıdan görebilmesi hatta iç organlarını dahi izleyebilmesine dayalı bir hastalığı anlatıyor Varol. Zeynep’in git gide artan rahatsızlığı, hayal ile gerçeğin birbirine karışması, izleyenin gerçeklik algısını bulandırıyor. Zeynep Gülay’ın hasta bir genç kadını canlandırdığı film, farklı bir yerli korku hikayesi izlemek isteyenler için yerinde bir seçim olabilir.

“9. Hayat”

"9. Hayat" İngiliz yazar Liz Jensen'in romanından uyarlandı. Fantastik türde yazmak müthiş bir özgürlüğü de beraberinde getiriyor. Aynı özgürlüğü sinemaya aktarırken sorun yaşamak kaçınılmaz olabiliyor. Bu filmde de kafa karışıklığı yaratan sahneler var. Geçmiş ve gelecek sahnelerin içiçe geçtiği filmi temiz bir kafayla izlemek gerekiyor. 9 yaşındaki çok zeki ve esrarengiz Louis Drax'ın küçük bedenine sığdırdığı, ölümle dalga geçen kocaman ruhunu izlemek keyif veriyor. Hayatı boyunca 8 defa ölümden dönen, dokuzuncu kazasında komaya giren Lois'in etrafında gelişen hikaye zamanla yerine oturuyor. Sinema sitelerinde filmin türüne gerilim notu düşülmüş olsa da mizahı bol, duygusal ve zaman zaman ilahi rüzgarlar estiren bir film izleyeceğinizi garanti edebilirim. "Grinin Elli Tonu" ve "Karanlığın Elli Tonu" filmlerinin yakışıklı başrolü Jamie Dornan bu kez doktor rolünde. Filmin Kanadalı çocuk oyuncusu Aiden Longworth çok başarılı. Aaron Paul ve Sarah Gadon da kadroda. Usta bir isim isterseniz Oliver Platt talebinizi karşılar. Fransız yönetmen Alexandre Aja bu kez "Horns"taki kadar sert bir işe imza atmıyor. Yönetmenin korku filmlerini sevenler bu kez daha yumuşak tarafıyla karşılaşacak.

“Prenses ve Kurbağa”

Vizyona her hafta mutlaka bir animasyon giriyor neyse ki. Tabi hepsinin aynı kalitede olması mümkün değil. Yine de çizgilerin büyülü dünyasına balıklama dalmak, gerçek hayatın acısını birkaç saatliğine unutturuyor. “Prenses ve Kurbağa” ortalama bir iş. Krallığında mutlu mesut yaşayan prenses ve arkadaşlarının kötülüklere karşı mücadelesinin anlatıldığı maceranın en karizmatik kahramanıysa bir kurbağa. Yani prenses öpse de öpmese de, kurbağamız her daim yakışıklı. Animasyonun yönetmeni 2002 yapımı “Muhammad: The Last Prophet”e de imza atan Richard Rich.